13 Şubat 2020 Perşembe

Bir bir derdini seveceğimiz 7 ülkenin en büyük dertleri!

  Uluslararası bir ortamda biz Türkler dert anlatıcılığında oldukça dolu ve yetenekli olabiliyoruz. Bazı dertler evrensel ama ülkece bireysel ve toplum olarak yakınacak çok şeyimiz varmış gibi gösteriyoruz. Belki de vardır. Neyse diğer toplumlardaki dertleri, endişe kaynaklarını öğrenince hangisine "Derdini seveyim!" diyeceğinize siz karar verin.
   Öncelikle, buraya eğitim, ekonomi gibi çok derin konular hakkında uzun yazılar yazılmayacaktır. Sadece mizah tabanlı olup eleştirel ağzımızı bir kenara bırakıyoruz.
   Bu yazıyı kendi ülkesi hakkında şikayet eden kişilerin ağzından yazıyorum. Yani birebir , uyruk uyruk dolanıp size dert dizdim. Buyrun.

 1. Türkiye - Vize Sorunu

  Ölürüm Türkiyem diye ilk sırayı tabi ki Türkiye'ye ayırdım.   
  

  Herkesin Avrupalı olduğu bir ortamda bir Türk en çok vize sorunundan bahseder. Avrupa ülkelerine vizesiz girememekten , vizelerin çok pahalı olduğundan, uzun süren ve can sıkan bir prosedür işlendiğinden bahseder.
  Bu konuşma biraz uzar ve interaktif bir konuşmaya dönüşürse, yeşil, bordo pasaport muhabbetine girilir. Ama asla bir Avrupalıya yeşil pasaportu ve bordo pasaportu anlatmaya çalışmaz. Sadece yeşilin haksızlık olduğunu ve neden kendisinde bordo pasaport olduğunu anlayamamasından şikayet eder. Bu konu daha sonra arkadaş olunursa bir "reunion" yani yeniden görüşme planlarına evrilirse, Türk olan arkadaşımız (yani ben) artık isyan bayraklarını çeker ve seneye yeşil pasaport süresinin dolacağını bordo alıp vizeye başvuracak zamanının kalmayacağından bahsetmeye doğru koşar adım ilerler. 
  

 2. Finlandiya - Asosyallik Sorunu

   Bu konuda tarafsız olmaya çalışıyorum ama. Olabileceğimin garantisini veremiyorum.
  
   Finlandiyalı bir arkadaşımızla, eğitim sistemlerinin, modellerinin bizim ülkemizde çok popüler olduğunu, önemli bir rehber olduğunu, yaşam kalitesinin, yeni sosyal devlet anlayışlarının çok iyi işlediğinin konuşmasını yaparken, Finlandiyalı arkadaşın gözleri birden doldu.
  Sebebi şu:
  Finlandiya'da insanlar birbirlerini sevmiyor ve sosyallikten hoşlanmıyorlar.
  Kimse birbirine selam vermiyor, tanıyanlar ise selam vermekten bir adım öteye gitmiyor.  
  Fin kızların çok güzel olma sebeplerinin asla gülmemesi olduğunu ve güneş görmemesi olduğunu ekleyip, herkesin güneşe ve +15 dereceye olan aşkından bahsederek ekliyor.
  Dediğine göre Finlandiya halkı 15-20 derece havada bikinileri giyerek okyanusa giriyor. Ve tüm ısıtıcılar kapanıyor, güzel havanın tadını çıkarıyor.
  Ayrıca , iş bulma sıkıntısının olmadığını her şeyin hazır olduğundan bahsediyor ve "Bize hiç çabalama fırsatı verilmiyor!" diye de yükseliyor.
  İşler ilginçleşiyor; Finlandiya'daki otobüslerin Türkiye'dekiler gibi olduğundan bahsediyor. Yani iki pencere tarafında da ikişerli koltuklar olduğunu söylüyor. Ancak bu koltuklara eğer tek kişi oturduysa ve tüm koltuklar tek kişilerin oturmasıyla dolduysa sonradan binen kişi asla ve katiyyen ikişerli koltuktaki boş olan ve büyük doğal hakkı olan diğer koltuğa oturamıyor. Eğer oturma gafletinde bulunursa yanındaki tarafından kovuluyor ve ayakta beklemeye mahkum ediliyor. Bunu da kimse sorgulamıyor.


 Bu durumun benzerlerini ve detaylı halini tam olarak buraya tıklayarak bulabilirsiniz.

3. İspanya - Tatiller ve Özerklik

   İspanya'nın bölgelerini burada anlatırsak çok uzar.Bunun yerine size Katalanya'dan bahsedeyim.

   Barcelona Katalanya'nın başkenti ve İspanya genelinde her sene turizm gelirlerinde en büyük rolü oynayan şehir.

  Ancak bu gelirin orantılı olarak tüm ülkeye bölünmesiyle Barcelona'ya düşen kısmıyla büyük problem yaşıyorlarmış. Söylenene göre, Barcelona ülkeye çok kazandırıyor ancak bu kazandırdığı kısmın çok azı kendilerine düşüyor. Aldım , verdim kısmında büyük bir problem yaşıyorlar.
  Ağustos 2018'de en son bulunduğumda şehrin her yerinde propagandalar devam ediyordu. Ben de o döneme denk geldiğimi düşünmüştüm ancak senelerdir süren bir problemin bir kısmını görmüşüm sadece. Barcelon halkı genel anlamda özerklik istiyor. Ayrıca ülkenin geri kalan kısmı Katalanları sevmediklerini tüm yerel televizyonlarda özgürce bağırırken bu durum medeni bir savaş halinde süregeliyor.
   

  Diğer bir dert ise tüm ülkenin problemi olan tatiller. Tüm dünyanın İspanya ile ilgili bildikleri en iyi iki şeyden biri olan tatilleri ( ilki futbol diye tahmin ediyorum.) neredeyse her ay bir hafta gibi sürelere ulaşsa da halk bunun yetersiz olduğununu söylüyor.
  Şöyle ki; İspanya'da siesta durumu gerçek. Yani öğlen 12-2 arası hiçbir esnafı, bankayı , yerel işletmeleri açık bulamazsınız. Çünkü siesta. Okulların öğle tatilleri de aynı şekilde uzun. 
  Her ay mutlaka 1 haftalık bir tatile denk geliyorsunuz çünkü bilmem ne bayramı kutlanıyor. Bu bayramlar tüm bölgeye öyle bir yayılıyor ki, sanıldığı gibi tatil olup geçiliyor değil. Sokaklarda kutlamalar, eğlenceler , festivaller yapılıyor. Tüm devlet kurumları da tatil.
  Bankalar 10-14 arası açık ve 1 saat öğle tatili var.
  Noel, paskalya gibi tatilleri saymıyoruz bile. Sevgililer günü , yaşayan tüm dinlerin özel günleri , bazı bölgelerde kişilerin doğum günleri de tatil.
  Saysak buralar dolar ama özetle şu ki; İspanyollar: “Tatil, tatil, daha çok tatil!"

4. İngiltere -  Güneşsizlik

   Avrupa'nın çoğu ülkesinde ve şehrinde , şehrin ortasındaki parklarda bikinili insanların güneşlendiğini görebilirsiniz. Muhtemelen İngilizlerdir.
  
  Güneşe olan sevgilerini ve aşklarını anlatmak için çağlar boyu oyunlar, piyesler, kitaplar , şiirler yazan bir millet olan İngilizler için havanın -1500 olmasının hiçbir önemi yok eğer güneş varsa. Ki muhtemelen yoktur.
  Kozmetik sektörünün çok önemli bir yer tuttuğu aşikar ve en önemlisi olan fondötenleri muhtemelen bir İngiliz kendi teninden en az 1 ton koyu alabilir. Çünkü beyazlıklarıyla ve çilleriyle başları büyük derttedir.
  Yarım kollu giymek her sezon ve her mevsim önemli bir aktivitedir. Çünkü olur da gün içinde güneş çıkarsa üstlerindeki ceketi çıkarırlar ve kollarının özgürlüğe kavuşmalarına izin verirler. 
   

  Oldu da çok şanslı oldukları bir gün hem güneş var hem de hava 20 derece. O günü en az 5 sene konuşurlar ve güneş gözlüklerini asla gözlerinden çıkarmadan geceye kadar günü yaşarlar. He bir de güneş itemi olan dondurma. Hemen ellere dondurmalar otomatik iner.

 5.İtalya - Turist

  Bu belki sevilecek bir dert değil de hak verilecek bir dert olabilir. 
  Ama , İtalyanların turist sevmeme sebepleri farklı.
  

  İtalyanların sokak röportajlarında şöyle sebepler ortaya çıkıyor:
-      İtalya'yı sadece pizzadan ibaret sanıyorlar turistleri istemiyorum.
-      İtalya'ya geldikleri için çok iyi giyiniyorlar aralarında biz yereller kötü kalıyoruz.
-      (bir kız) İtalya'ya sadece yakışıklı erkekler için geliyorlar ve turist kızları istemiyoruz.
-      Selfie çubuklarıyla çok dayak yedik. Kullanmayı bilmiyorlar.
-      İtalyancayı "gratze , amor , si" den ibaret sanan turistleri istemiyoruz.
-      Sadece popüler diye hakkında hiç araştırma yapmadan bir lokasyona gelip fotoğraf çekip giden turistleri istemiyoruz. (Haklı)
gibi birçok sebepten dolayı turistleri istemediklerini söylüyorlar.

  6.İsviçre - Sıkıcılık ve Sağlık Sigortası

  Sıkıcılıkta çığır açan bir ülke olduklarını düşünüyorlar. İnsanların eğlence anlayışlarının olmadığını, gece hayatının çok aranan ama asla bulunamayan bi şey olduğunu , arkadaşlarla toplanmak istediklerinde herkesin " Niye?" diye sorduklarından bahsediyorlar ve ekliyorlar:
  İsviçre'de herkes dağ evinde yaşıyormuş. Bu oran genel ülke itibariyle %80 lere ulaşmış durumda. Hal böyle olunca insanlar dağ evinde bireysel yaşama geçiyorlar. Çocuklar evden 18 yaşında ayrılıyor eğer şanslılarsa büyük abi ya da ablaları onları beraber yaşamaya davet ediyor. Ama katiyyen aileyle değil. 
  Çocuklar küçüklükten bir hobiyle büyüyor. Bu hobi mutlaka ama mutlaka var. Yani kimi gitar çalıyor, kimi ahşap boyuyor, kimi at bakıyor, kimi robotik kodluyor vs. Ama mutlaka herkesin bir hobisi oluyor ve ömürleri boyunca bu hobi üzerine bir hayat kuruyorlar bu şekilde de eşiyle ve ailesiyle vakit geçiriyorlar. Sosyallik 0 derecenin altında anlayacağınız.
  
  Sağlık sigortası 20 seneyi aşkın bir süredir Dünya'da en pahalı İsviçre'de yapılıyor maalesef. Bu durum küçük yaştaki çocukları da oldukça etkiliyor ancak aileleri küçük çocuklarının masrafını karşılamıyor ve çocuklar meslek sahibi olduklarında veya reşit olduklarında ödemeye başlıyor. 
  Ödeyemeyen tabi ki asla yok ancak bu durumdan şikayetçiler.

 7. Japonya - Yaşlı nüfus

  Bunu bir Japon'dan kısa ve öz duydum şöyle anlatayım.
  

  Japonya'da yaşlı insanlar çok fazla. Yeni nesil çocuk doğurmaktan yana değil. Bu durum yaşlı nüfus oranını artırıyor. Bu durumda bakmakla yükümlü oldukları nine ve dedeleri de artıyor. İstemediklerini ve onlara bakmak zorunda olmadıklarını söylüyor.
  Bakmak derken, Japonya'da insanlar 100 yaşına kadar iş bulabiliyor.
 Yani bakacak oldukları dede ve nineler hali hazırda bir iş sahibi. Ancak gidip onların iletişim ihtiyaçlarını , aile olarak yerine getirmeleri gereken sorumlulukları yani kısaca hal hatır sorup sohbet etmeyi bakmak olarak görüyorlar ve gidip yaşlı biriyle neden sohbet edeyim diyerek bunu reddetmek istiyorlar.
  Çünkü yaşlı her insanın devlete "Torunum benimle sohbet etmiyor." diyerek şikayet etme hakkı varmış ve bu suçun yaptırımları da hafif değilmiş.
  
  
  

8 Aralık 2018 Cumartesi

Barselona’yı kıskanma rehberi. 👀



  Eğlence diyince tüm Avrupa’nın aklına gelen ilk şehir olan Barselona’yı anlatmaya gerek bile yok. Çünkü eğlence, tarihi güzellik, modern, sıcakkanlı insanlar ve sayılacak bir sürü güzel şeyin özetidir Barselona. Avrupa’nın modernliği, batının en iyi yanını, insansever insanlarını, doğal güzellikleri, mimari, şehir düzeni birçok şeyin buluştuğu bir nokta. Yemekleriyle de ayrıca ünlü olan bu şehri 21 günde nasıl keşfettim paylaşayım.

  İlk yurt dışına çıktığımda yalnız ve tedirgindim. Gittiğim yer Barselona değildi. Barselona’ya ilk gittiğimde çok ülke ve şehir gezmiş biriydim. Yine de yıllardır orda yaşıyormuşum gibi karşıladı beni bu şehir. Her şeyimle oraya ait hissettiğim, eğlencesine doymadığım, hayatımın geri kalanını geçirmek istediğim bu şehir sizi her açıdan doyuruyor.

  İspanyol kültürünün insanlarda yarattığı o eğlence düşkünlüğü, zevk-i sefacılık, sıcakkanlılık paha biçilemez. Hatta bu kültür beni de içine çekiyor her geçen gün. Öyle ki alışkanlık da yapıyor. Eğlencenin sınırı yok ama sanıldığı gibi sadece eğlence yok. Ciddiyetle korudukları tarihleri, sanata ve mutfağa düşkünlükleri kültürde temel taşları diyebiliriz. Kaldı ki eğlenceyi temel alıp bu şekilde her açıdan Dünya’ya örnek olup hayranlık yaratabiliyorlarsa eğlence önemli demektir.
  Marketlerin, bazı restoranların ve işletmelerin öğle uykusu için dükkanlarını 12-3 arası kapatmaları ayrı bir mesele. Bankalar 10’dan 2’ye kadar açık bu da ayrı. Okullar bizdeki gibi sabahın 8’inde değil 10’unda başlıyor bu da ayrı. Bu eğitime , çalışmaya önem vermediklerini değil tam tersi verime önem verdiklerini gösteriyor. Her şey öyle güzel rayına oturmuş ki bankanın birkaç saat açık olması sizin işlerinizi zora sokmuyor. Ya da bilmem ne tatili diye 2 haftaya bir ara vermeleri eğitimi aksatmıyor. Öğle uykusu işleri geciktirmiyor. Sevmediği işi yapan ve az maaş alan çalışan sayısı fazla olmasına rağmen insanlar hayatlarından nefret etmiyor çünkü bir zorunluluğa tabii değiller.

  Ben bu yönden insanların yüzündeki gülümsemeyi hayatı sevmelerini gayet iyi anlıyorum. Hatta döndükten sonra daha da iyi anladım. Yaşayan bilir o ayrı ama birkaç haftada gördüklerim Katalanların eğlenmeyi de diğer her alanda olduğu gibi tam tadında , yerinde ve yüksek kalitede yapıyor olmaları. Belki de sır budur ki belki az maaş alan bir çalışanın motive olması için çok seçeneği var. Bu yüzden ülkenin işsizi de mutlu , sevmediği işi yapan çalışanı da mutlu.
  Yemeklerden bahsetmeye gerek bile yok Barselona’daysanız gözünüz de karnınız da tok orası kesin!

  Hiçbir şey yoksa bile sokaklar var. Her köşesinde hayranlık uyandıran evler, süslemeler. Bir sokakta muhtemelen karşınıza çıkacak olan bir sokak müzikçisi ya da dansçısı. Zaten bugün yoksa yarın olan festivaller… Bir de ruhumuz doysun!
  Barselona’da aç kalmazsınız. Avrupa rotanızda ilk sıraya ekleyiniz. Şiddetle tavsiye edilir.

4 Eylül 2018 Salı

Gaudi’nin açık hava müzesi Barselona’nın “sıradan” evleri! | Antoni Gaudi



  Barselona sokaklarında sadece şöyle 1 saatlik bir yürüyüş rotası oluşturun. Bu rota herhangi bir yere gidiş rotanız olsun. Yani öyle ünlü caddelerin üstünde değil sıradan bir mahalleden merkeze doğru iniş caddesi mesela.
  
  Size büyülenmeyi vaad ediyor bu rota işte. Herhangi bir köşe başında , aralara sıkışmış apartmanlarda, bir cafenin üstünde veya bir işyeri olarak kullanılan bir bina olabilir. Sadece birkaç motifle mimariyi estetikle buluşturmuşlar.

  İnsanların yaşadıkları evler genelde apartman daireleri ve çok küçük. Bu apartmanlar içten oldukça bakımsız ve eskidir kesin. Ama dışardan ne kadar estetik görünüyorsa ne kadar motiflerle süslenmişse bir o kadar eski demektir.

  Yenilemeye çalıştıkları Barselona şehirden oldukça uzak. Daha çok kuzey kısmında ve batı kısmında yeni şehri görebilirsiniz. Ama yeni yapılan binaları da absürt bir yenilikle tasarlamamışlar. Modernize edilmiş Gaudi Barselona’sından bahsediyorum.

  Benim okulumdan merkeze doğru inerken bir gün sadece 1 saat içinde çektiğim birkaç köşebaşı-apartman fotoğraflarından bir galeri oluşturmak istedim.

  Gaudi’nin kim olduğunu öğrenmek isteyenler için postun sonunda küçük bir açıklama bıraktım.

P.S: Fotoğrafların bazılarını bisikletle bazıların yürürken çektim ve efektsiz koydum. Kaliteler için şimdiden özür.

 1.Geceye kaldığımda şarjımın bitmesi sonucu sadece tek fotoğraf bu.


2.

 3.
 4.
 5.
 6.
 7.
 8.
 9.
 10.
 11.
 12.
 13.
 14.
 15.
16.
 17.

Antoni Gaudi'li bir dipnot!

  Bildiğiniz gibi Barselona'nın en ünlü katedral ive mimarisi olan Sagrada Familia, Casa Batllo, Casa Mila, Parc Güell ve birçok ünlü mimari eserlerin yaratıcısıdır. Ancak bilinmeyen çok özelliği var Gaudi'nin. İlk eserlerinin Raial bölgesindeki sokak lambaları olduğunu bilen çok azdır mesela. Bu meydana yemek yemek, sangria içmek için gidip de sokak lambalarını fark eden ve merak eden yok gibi.
  Güell ailesi Barselona'nın en zenginlerinden. Gaudi'yle Güell ailesini oğlunun yolu kesişiyor ve ahbaplık kuruyorlar. Güell Gaudi'nin ihtiyacı olan desteği ve finansı kendisine sağlamayı bunun karşılığında da eserler ortaya çıkarmasını öneriyor. Bu tabi ki Gaudi'nin istediği bir şey çünkü okul hayatında istediği yönde ilerleyemeyen Gaudi'nin mimari hayatını destekleyen tek bir kişi bile yok maalesef hayatında. Bunun sonucunda da Barselona'nın şu anki mimari ününün ilk temellerini atıyor. Casa Vicens , Güell ailesinin oğluna yaptığı ilk mimari olan saray, Sagrada Família’nın mahzeni , Palau Güell,  Piskopos Sarayı gibi birçok önemli eser yapmakla başlıyor kariyerine.
  Gaudi hayatının dönüm noktası olarak tanımladığı Katolik olma yolunda hızla ilerlerken kendini tamamen maneviyata adıyor ve Sagrada Familia'nın her bir köşesini kendi yapmaya karar veriyor. Dış cephesine kendi karar veriyor. Bodrum katına, yüksekliğine, her bir cephesine tek tek tasarımlar oluşturuyor. Büyük bir hevesle çalışmasına devam ederken hayatındaki trajediler peşpeşe gelmeye başlıyor. Ölümler, yıkıntılar ve ülke genelindeki ekonomik kriz yavaşlatıyor Gaudi'yi. Ancak en önemlisi de Güell oğlunun ölümü Gaudi'yi derinden sarsıyor.
  Bu olaylardan sonra büyük bir bunalıma giriyor Gaudi ancak hayatındaki en önemli hedefi olan Sagrada Familia'nın inşaasını hızlandırıyor. Bitiminin ardından sergilenmesine günler kala vefat ediyor.
  Antoni Gaudi için hep "ucube" lakabı kullanılmış geçmişte. Özellikle Casa Batllo'nun ilk yapımına başladığında yıkım tehditleriyle karşılaşmış. Çünkü etrafındaki evlerin sıradanlığı ve küçüklüğü karşısında o yıllara nispeten uzun kalan ve oldukça süslü olan Casa Batllo mimarisine alışık olmayan halk Gaudi'yi cadı olmakla bile suçlamış.

 Gaudi'nin hayatı sıradan bir mimarın hayatından oldukça farklı ve trajik. Çünkü bu kadar değişik yıkımlar ve kabulleniş sonrası eserlerini yüzyıllar sonra Dünyanın her yerinden insanlar geliyor. Bugün bizim Barselona'yı kuşbakışı çekimlerinden hatırladığımız o düzenli kuruluşunun mimarisi de Gaudi'dir. Hala yapılan müzeler ve üniversiteler Gaudi'nin fikrinden esinlenilir.

  Barselona'yı sırf mimarisi için gidip görün derim. Dikkat! Başınız hep yukarda yürüyün.

1 Eylül 2018 Cumartesi

Barselona’da 21 gün | Dil okulu, Erasmus buluşması ve fazlası!


  Hola! Tüm sene sınavdı mezuniyetiydi derken hiç tatilsiz bol stresli geçirdikten sonra 19 günlük bir tatil hem de Barselona’da!
  Peki neden gittim?
  Birçoğumuzun bildiği gibi edumag.net yazarlarındanım. Sene içinde dil okulu ödüllü bir içerik yarışmasından kazandığım 2 haftalık hızlandırılmış İspanyolca kursu için Barselona’ya gittim. Kpss’nin son etabından 2 gün sonra düştüm yollara.
  İlk 3 günümü Erasmus arkadaşlarımla -Reunion – geçirdim. İsviçre’den ve İrlanda’dan en yakın arkadaşlrım geldi. Okulun başlamasına 4 gün kala beraber gezdik , hostelde kaldık. Hostelin konumu vs için ayrıca bir detay veririm.
  3 gün içinde daha önce Barselona’ya gittiğimde gidemediğim Parc Güell’e gittim yemediğim tapası yedim. Tapas cennetine düştük. Bu yediğim içtiğim kısım daha detaylı olsun diye ayrı bir post yazmayı düşünüyorum. Sangria, cava vs hepsinden bahsetmeli güzel bir yazı olsun.
  Dil okulundan biraz bahsedecek olursak eğer Kingsbrook Idiomas isimli dil okuluna gittim. 2 haftalık “intense” yani yoğun kurs olarak geçen bir kurstu benim aldığım. Her pazartesi başlıyor bu kurs. Her pazartesi 2 haftalık kursun başlangıcı olmamasına rağmen bir şekilde yeni bir sınıf açılıyor ve en başından olması gereken yerden başlıyorsunuz. Seviye tespit sınavını gitmeden yapabilirsiniz. Buna göre sınıflara yerleştiriliyoruz. Seviyeler biraz değişik işliyor okulda. Sadece İspanyolca için yaptıkları bir sistem var. Bu sistem şöyle;
-A1 ve A2 arasında 4 ayrı alt seviye var. A1.1 – A1.2- A1.3 – A1.4 şeklinde.
-A2 ve B1 arasında ise 2 alt seviye var. A2.1-A2.2 şeklinde.
  Bu bu şekilde seviyelere arasında ulaşılmak istenen hedefe göre değişiklik gösteriyor. Bunun sonucunda da sertifikanızda alt seviyeniz de yazıyor.
  Eğer seviye atlamak isterseniz bunu söylemeniz gerekiyor .Bu adımda eğer çok büyük bir farklılık yoksa sizi hemen diğer gün diğer alt seviyeden başlatıyorlar. Ama yetersiz görürlerse ki buna ders giren hoca karar veriyor siz aynı seviyede kalmaya devam ediyorsunuz.
  

  Benim seviyem gittiğimde A1.2’ydi. 2 hafta sonunda da A1.2 sertifikamı alarak geri döndüm. Ben gitmeden online kurslardan, dizilerden , kitaplardan falan öğrenmeye çalışmıştım.Ancak birebir derslerde gördüğüm kadarıyla bunun en iyi yolu öğretmenle öğrenmek ve İspanya’da öğrenmekmiş. Çünkü aplikasyonların size dili öğretme şekli gerçekten robotik. Eğer başlangıcınızı bu online aplikasyonlardan yapacaksanız ben yapmayın derim. Önce bir kurstan veya online videolu derslerden başlayın ve daha sonra alıştırma kısmında bu uygulamaları kullanın derim. Çünkü aksi olunca size başka şekilde dil sunuluyor.
  Okulda seviyeye göre kitap ve dosya veriliyor. Ayrıca her derste de içeriğe bağlı olarak sayısı değişen alıştırma fotokopileri veriliyor. Bu benim en çok sevdiğim şeylerden biriydi. Çünkü size sadece kitaba bağlı kalmayı değil uygulamalı olarak aktif bir kurs veriyorlar. Ayrıca ders sonunda her gün birer saat de konuşma sınıfları var. Bu sınıflardaki herkes sizin seviyenizde. Bu da aynı şeyleri konuşma imkanı sunuyor size
  Aslında İspanya’yı anavatanında öğrenmek en mantıklısı. Çünkü bir İngilizce değil ki kendi ülkemizde profesyonel eğitimini alabilelim. Bilen ve konuşan yok gibi. Ama eğer dili konuşmaya maruz kalırsanız asıl o zaman öğrenirsiniz. Bunun için de derste İngilizceleri über iyi olan hocalar girmesine rağmen asla sizinle İngilizce konuşmuyorlar. Sadece İspanyolca ve beden dillerini kullanarak size dili tamamen empoze ediyorlar. Bu harika bir şey öğrenebilmek için.
  Konaklama kısmına gelirsek bu da okula dahil olan bir hizmetti. Her gidenin başındaki en büyük sorun bu. Bazı dil okulları bu konuda hizmet sağlamıyor. Ancak Kingsbrook çok kapsamlı bir okul olma avantajını kullanmış ve tüm şehrin her yerinde ev imkanı sunuyor. Benim kaldığım ev 3 odalı bir apartman dairesiydi. 3 odanın 3ünde de farklı kişiler kalıyordu. Herkes okuldan ama farklı. Benim yan odamda Güney Afrikalı bir öğrenci vardı okula 1 senelik gelen. Benden sonra benim yerime diğer 2 haftalık bir öğrenci geliyormuş. Bu şekilde bir düzen oturmuş durumda.
  Okulda 10dan fazla dil eğitimi var. Bu da çok iyi bir avantaj ki her ülkeden birilerini tanıma fırsatınız var. Sınıfınızda da her uyruktan insan olabilir. Bu da bir avantaj ama ben başlangıç seviyesindeydim ve sınıfımda ben hariç herkes Japon’du. Bu benim için farklı bir deneyim oldu çünkü daha önce Japon kimseyi tanımamıştım mesela.
 Dahası birçok şeyi aynı anda yaşayabileceğiniz bir deneyim. Hem bütçenizi çok sarsmayacak hem de yazınızı değerlendirebileceğiniz hem öğrenip hem eğlenebileceğiniz en iyi seçenek bu.2 haftalık diye düşününce bir işe yaramaz diye düşünen çok. Etrafımda da vardı hatta kursta bile. Ama dile sıfırdan başlayıp önce sağlam bir zemin oluşturmak adına çok iyi fırsat.
  “E 2 hafta gidiyosun bari iş bulsaydın da zengin olurdun!” ??????????? 2 hafta diye bakınca insanlara bomboş geçen 2 hafta gibi geliyorsa eğer o başka. Ama sabah 10’da başlayan ve 15’e kadar süren bir dil kursu zaten geri kalan günde de gezmek tozmak istersiniz. Benim 2.gidişimdi Barselona’ya yine de gezmeye tabi ki doyamadım. 10. Gidişim de olsa doymam bence.Ayrıca iş aramak isteyen de olur tabi. Bunun için de Kingbrook size seçenekler sunuyor. Sadece gidip danışmanız gerekiyor.
  Bilen bilir Barselona’ya olan aşkımı. Diğer hiçbir şehre ya da ülkeye böylesine hayran kalmamıştım. Diğer yandan gerçekten 10 sene kalsanız da yetmeyecek bir şehir burası. Her yönüyle kendine aşık eder.
  Dil kursunun süresi,parası,yeterliliği bir yana herhangi bir dil kursu düşünüyorsanız 1 sene öncesinden mutlaka online başvuru yapın. Çünkü uçak bileti misali zaman yaklaştıkça kontenjana bağlı olarak fiyat artıyor. Bunlar için siteyi ziyaret ederek fiyat bilgisine ulaşabilirsiniz.
 Okul bitiminde bir sertifikanız oluyor evet. Eğer seviye atlamadıysanız sınavsız bir sertifikaya sahip olabiliyorsunuz. Ayrıca okuldan memnun kalıp kalmadığınızla alakalı, konaklama, ilgi / alaka, ulaşım, Barselona hakkında da bir anket dolduruyosunuz. Hatta o kadar dikkate alıyorlar ki hala özür mesajları alıyorum okuldan memnun kalmadığım kısımlarla ilgili.



Okulun bir terası.

  Okulun yapısından biraz bahsetmek istiyorum. Bir rezidansın ilk katında. Ufacık görünüyor ama cidden küçük. Okulun içinde ufak bir teras var o kadar güzel dekore edilmiş ki ağaçlar , çiçekler , koltuklar inanılmaz güzel. Ayrıca mikrodalga fırın, çay/ kahve , zeytinyağı, sıcak çikolata ücretsiz ve sınırsız kullanıma açık. Okulda her Cuma meyve günü yapılıyor. Okulun içinde onlarca bilgisayar var ki her kullanıma açık. Yani kullanım da sınırsız. Okulda eğer işiniz bittiyse de oturup hizmetlerden faydalanabiliyorsunuz. Bu arada eğer herhangi bir etkinlik varsa şehir genelinde örneğin, Flamenko dans gösterisi, tiyatro, müzeye giriş, Camp Nou’ya giriş ve çok daha fazlası için indirim kuponları sınırsız.
  Ben okulu gönül rahatlığıyla öneririm. Her açıdan size istediğiniz doyumu sağlıyor. Türkleri çok seviyorlar hatta sürekli Türk yemekleriyle ilgili ya da Türkiye’nin geneliyle ilgili bir sürü muhabbet dönüyor okulda.
  Detaylı bilgi için websitesini ziyaret etmelisiniz. Belirtmeliyim ki illa İspanyolca olmasa da başka dilleri de bu okulda oldukça profesyonel bir şekilde öğrenebilirsiniz. Eğer Barselona’ya aşıksanız çok iyi bir fırsat.
  Sorularınız için ya da aklınızda kalanlar için bana e-mail/instagram yoluyla ulaşabilirsiniz.
Barcelona'da dil okulu hakkında diğer bilgiler için tıklayın.
Kingsbrook Idiomas: http://www.kingsbrookbcn.com/

5 Haziran 2018 Salı

İzmir’de yaşasaydınız bir yaz gününüz nasıl geçerdi?



İzmir’de sabah bu büyülü ve hızlı akan şehre uyandınız. Muhtemelen işe, okula gideceksiniz ve gitmeniz gereken saatten en az 2 saat önce ayaktasınız. Çünkü en hızlı ulaşımınız metro-izban her an bozulabilir. Kalktınız ve kahvaltı yapacak vaktiniz asla yok. Hiç umursamadınız çünkü her köşe başında ve cadde üzerinde boyozcumuz var. Yanına da mutlaka haşlama yumurtasını koyarlar. He belki çayı bulamazsınız ama neyse ki çayla aranız çok yok. Ha bir atomcu denk gelmediyse kuru kuru da olmaz diyip çayı alırsınız belki yanına.


   Boyozunuzu yerken her yerinize dökülen parçalarını silkelediniz ve ESHOT durağına doğru yürüyorsunuz. Baktınız duraktan önce bir insan kuyruğu. Eğer günlerden Perşembe ya da Cuma ise muhtemelen birinin hayrına dağıtılan bir lokmacı kuyruğu. Biraz daha yaklaşınca baktınız araba vs yok. Belki de gevrekçinin ya da İzmirim Kart dolum kuyruğu. He meğerse ESHOT otobüsüne binmek için bekleyen insanların kuyruğu. Doğru ya insanlar otobüse binerken sıraya geçiyorlar. İzmirlilik!

   Tam dakikasında ya da birkaç dakika rötarla gelen ESHOT’a bindiniz işe gidiyorsanız öğrenci değilsiniz ve güncel olarak 2.86 TL bastınız. “Dın dın”ı duydunuz ama şoföre mutlaka “günaydın “dediniz ve ilerlediniz. Asla otobüsün ön kısımlarına oturmadınız çünkü hamile, yaşlı ve engelliler için saygılısınız. Arkalarda bir yer buldunuz ve oturdunuz. Sabah vakti olduğu için çok dolu bir otobüste ilerliyorsunuz ve metro aktarma durağında indiniz. Metroya akın eden insanların arasında ilerliyorsunuz ve bir üniversiteli size gelip aktarmanızı kullanmanızı istediğini söylüyor. Sizi diğer taraftan metrodan inen biri sanıyor. Aktarmanız var ya 90 dakika içinde eshot otobüsleri, tramvay, metro, izban, vapur kullanımı ücretsiz. Siz de kibarca durumunuzu anlatıp devam ettiniz ve hafta içi 4 dakikada bir gelen metroya doğru ilerlediniz. Yine çok kalabalık olan bir saat olduğundan tıkıştınız ama içerdesiniz. Öyle ya aktarma için Halkapınar ya da Hilal metroya geldiniz.
   En lanet yerdesiniz. İzban kullanmak istemediniz çünkü meşhur Halkapınar metro durağının lağım kokusu üstüne İzban’ın asla dün vermediği yegane kokusuna tahammülünüz yok.

   Ha bir de yenilenen düzenle ekstra 25 km’lik mesafeye kadar para almalarından yok ARTI iade makinelerinden hiç haz almadığınız için vazgeçtiniz. Konak metroya vapur iskelesinden Karşıyaka iskeleye geçmeye karar verdiniz.

   Derken o kalabalığın içinden nasıl oldu da sıyrıldı dediğiniz elinde akordeon bir kız bir erkek çocuk İzmir Marşı’nı söyleye söyleye para topluyor. Bu saatten başlıyorlar dediniz birkaç bozukluk belki.

   Neyse metro artık Basmane durağında aşağı indi. İşte en sıkıcı zaman neyse ki 2 durak sonra Konak’tasınız. Çankaya ve Basmane’de birçok insan indi oh dediniz ama bir o kadar da bindi ve ellerinde o saatte olmasına rağmen çuvallar. Bu kadar insan bu kadar çuvalı o saatte napıyordu? Bilmiyorduk tabi…
   Konak Metroda indiniz. Sağdan devam etmeniz gerekiyor yoksa soldan sonsuzluğa doğru gidip Varyant otobüs durağına gidersiniz zaten dönerken akşam olur hiç gerek yok. Soldan iskele ve Kemeraltına çıkacasınız ama soldan yürüyen merdiven var sağdan yok. Zaten iskele solda dediniz  ve koştunuz.
   Aktarma kaçacak mı diye dakika hesabı yaparken pat tramvayın saati. Beklemek zorundasınız çünkü tramvay durakta dururken yaya yolunu da kesiyordu. Sonra illegal ve anarşist ruhunuz beklemeye izin vermedi ve raylardan atlayıp iskeleye geçtiniz.
   İskeleye geçerken kırmızı küçük seyyar abilerden gevrek aldınız çünkü martıları beslemek bu işin lugatı. Her 15 dk’da bir olan vapurlardan birine hemen denk geldiniz ve kartınızı basınca gördüğünüz aktarma yazısının mutluluğuyla gemiye doğru ilerlediniz. Geminin girişindeki puf koltukları ışınlanarak kapan 60+ yaş amcalarımızı bir takdir ettikten sonra üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldiniz. Merdivenlerin sağlı sollu Atatürk resimleriyle süslendiğini görünce arka fonda halihazırda çalan “İzmir Marşı”nın volume’ü arttı ve devam edip açık kısma çıktınız.

  Gemi iskeleden ayrılırken belediye binasının önündeki saat kulesini şöyle bir iç çekerek izlediniz ve hemen belediye binasının üstündeki Atatürk motifi ve imzası da ayna gibi parlayınca hareket ettiğini anladınız.

   İlerlerken bir anda beliren martı sürülerine simit atmaya başladınız. Hatta işi abartıp elinizle yedirmeye kalktınız ki başardınız çünkü İzmir martısı bu yüzsüz, alışmış!
   İlerlerken kordonu boydan boya izlediniz ve günlük rutin “İyi ki İzmir’deyim!”i kullandınız. İzmirimizin yegane pusulaları olan Folkartlar’ın da reklamlarını gördünüz hah şimdi tamam.

  Gemi iskeleye yaklaşınca kapıya doğru hücumlanan ve 3 kuyruk oluşturan İzmirli telaşı ve de asla coolluğunu bozmayan o ilk koltukları kapan amcalarımızla günü devam ettiriyorsunuz.

   Neyse indiniz iskeleye baktınız bir grup KSK’lı başlamış erkenden mesaiye. “Kaf sin kaf”çılar akşamki maça şimdiden hazırlanmışlar.

   Geçtiniz karşıya meşhur midyecimiz açmış tezgahını erkenden, ilerlediniz. Karşıyaka çarşıdan geçerken meşhur peynircinin inleyen nağmeleri duyuldu. Öyle ya pek sever türkü söylemeyi bilen bilir.
  Neyse geldiniz ofise bir sabahınız daha uzatmalı ve overdose İzmirli geçti. Bir dahaki öğlen rutininde ve öğrenci edisyonunda da bekleriz!


2 Nisan 2018 Pazartesi

Erasmus tercihlerinde ülke ve okul nasıl seçeriz?



1. Maddiyat! .. değil tabii ki!

  Herkesin aklına gelen ilk önce tabi ki Euro ve aylık harcamalar. Hiçbirimiz Erasmus gibi önemli bir deneyimi yaşayacağımız yerin pahalı olmasını ve sıkıntı çekmek istemeyiz. Bunun yanında bu sene belirlenen ve Ulusal Ajans tarafından açıklanan ülke-hibe tablosuna göre ilk tercih edilen kuzey ve güney Avrupa ülkelerinin hibeleri 500 Euro olmuş durumda. 500 Euro bu ülkelerin en pahalısı olan İsveç  için bile oldukça doyurucu.
  500 Euro doyurucu dedim ama neye göre kime göre? Çok gezen çok harcayan batar. Ama doruklarda gezmeyen e az biraz da aile desteği alan kişiler için yeter.
2. Gideceğiniz ülke değil de şehir…

  Şehir önemli şehir. Sonuçta Almanya’ya gitmek var Almanya’ya gitmek var. Avrupa’nın international öğrenci kabul eden okullara sahip bir sürü küçük şehri ve kasabası var. Ama bazılarının havalimanı yok hatta havalimanına en yakın olduğu şehre ulaşımı bile neredeyse yok.
  Bu açıdan bakılacak olursa siz Erasmus’a gittiğiniz şehirde en çok vakit geçireceksiniz, doğru. Ancak minimum %40’ını gezmeye ayıracaksınız bu zamanının. Eğer size ucuz uçak bileti bulduğunuzda , havalimanına ulaşmak için bir o kadar daha masraf ettirecekse gideceğiniz şehir, hiç anlamı yok.

3. Bölüm- okul örtüştü mü?

  Teknik bölümde okuyanların daha çok tercih ettiği ülkelerden biri olan Almanya gözümüzün nuru. Hemen her şehrinde havalimanı bulunur, çoğu şehri de ucuzdur. Bir de teknik üniversiteleri vardır ki herkes özenir. Avrupa’nın diğer ülkelerinden bile sırf mühendislik , işletme gibi bölümleri okumak için Almanya’ya gelirler. Bunun altın bir nimet olduğunu bilelim.
Belçika, Almanya gibi sanayi ve üretim ağırlıklı ülkeleri işletme okuyanlarımız , uluslararası ticaret veya ilişkiler okuyanlarımız çoğunlukla tercih edebilirler.

4. “Okul önemli değil ya”cılardan mısınız?

 Üzgünüz ama okul önemli. Misal ben Brugge/Belçika’da Erasmus öğrencilerinin çok tercih ettiği ve çok kontenjan ayrıldığı bir ünide yaptım. Sayfalarca yazdığım ödevler, sabah 9 akşam 5 haftanın 5 günü okul üstüne staj gibi çok yoğun , intense bir eğitim aldım. Aktif katılımın sınıf geçmek için kriter olduğu bir dönemdi yani.

  Bölüm okuyanlarımız içinse durum biraz farklı. Tarih okuyan arkadaşlarımız ya da coğrafya gibi araştırmaya dayalı bölümler Yunanistan gibi antik kentleri tercih ediyorlarmış. Bunun istatistiklerine ulaştım ve şaşırdım. Böyle düz olmasını beklemezdim.
  Tıp okuyanlarımız Polonya , Portekiz, Finlandiya gibi ülkelere gönderiliyorlar. Ortak noktasını henüz çözmüş değilim.
  Eğitim bölümlerinde , mütercim- tercümanlık bölümlerinde , hukuk, hemşirelik gibi dünyanın her yerinde en çok kontenjan ayrılan bölümlerde okuyanlar için İtalya, İspanya , Hollanda , Romanya, Portekiz gibi merkezi ülkeler tercih edilmeli. Verdikleri eğitimin evrenselliği, bu bölümlerin de ortak dilleri olduğundan daha verimli olacaktır.

5. Dilini bildiğiniz yer önceliğiniz olsun.

  Dil bilmek derken seviyeniz ne olursa olsun, Erasmus sınavına girerken kullandığınız dilinizi üst düzeye çıkarmak için anadil olarak konuşulan ülkeler önceliğiniz olsun. Böylece hem CV’nizi hem de kişisel dil becerinizi geliştireceksiniz.